Join for FREE | Take the Tour Lost Password?

deviantART

 
About Me Official Beta Tester Journalistic Photographer Herkes sahte!29/Female/Turkey Recent Activity Deviant for 11 Months
3 Month Premium Membership
Statistics 352 Deviations
2,516 Comments
10,353 Pageviews

kadin bedeni

Diyarbakir- Ben u sen

samanpazari 14

egitim haktir satilamaz

Bizler, eğitimciler olarak, eğitimin hak olduğuna inanıyoruz. Eğitim herkes için bir haktır ve parasız olmalıdır!

beypazari- 9

yoklugun kiyisindadir hayat

D i y a r b a k ı r- S u r i ç i,
C e v a t p a ş a M a h a l l e s i, 2 0 0 3

gozleri hala cocuk -1

Ellerinize ve Yalana Dair...

Bütün taşlar gibi vekarlı,
hapiste söylenen bütün türküler gibi kederli,
bütün yük hayvanları gibi battal,
ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benziyen elleriniz.
Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü,
tabiat gibi cesur
ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizliyen
elleriniz.

Bu dünya öküzün boynuzunda değil,
bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.
Ve insanlar,
ah, benim insanlarım,
yalanla besliyorlar sizi, halbuki açsınız,
etle, ekmekle beslenmeğe muhtaçsınız.
Ve beyaz bir sofrada bir kere bile yemek yemeden
doyasıya,
göçü-p gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan.
İnsanlar, ah, benim insanlarım,
hele Asyadakiler, Afrikadakiler,
Yakın Doğu, Orta Doğu, Pasifik Adaları
ve benim memleketlilerim,
yani bütün insanların yüzde yetmişinden çoğu,
elleriniz gibi ihtiyar ve dalgınsınız,
elleriniz gibi meraklı, hayran ve gençsiniz.
İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
Avrupalım, Amerikalım benim,
uyanık, atak ve unutkansın ellerin gibi,
ellerin gibi tez kandırılır,
kolay atlatılırsın...

İnsanlarım, ah, benim insanlarım,
antenler yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa rotatifler,
kitaplar yalan söylüyorsa,
duvarda afiş, sütunda ilan yalan söylüyorsa,
beyaz perdede yalan söylüyorsa çı-plak baldırları kızların,
dua yalan söylüyorsa,
ninni yalan söylüyorsa,
rüya yalan söylüyorsa,
meyhanede keman çalan yalan söylüyorsa,
yalan söylüyorsa umutsuz günlerin gecelerinde ayışığı,
ses yalan söylüyorsa,
söz yalan söylüyorsa,
ellerinizden başka herşey
herkes yalan söylüyorsa,
elleriniz balçık gibi itaatli,
elleriniz karanlık gibi kör,
elleriniz çoban kö-pekleri gibi aptal olsun,
elleriniz isyan etmesin diyedir.
Ve zaten bu kadar az misafir kaldığımız
bu ölümlü, bu yaşanası dünyada
bu bezirgan saltanatı, bu zulüm bitmesin diyedir...

:blackrose:

yardim degil is istiyoruz

8 M a r t E m e k ç i K a d ı n l a r G ü n ü ,
A n k a r a, 2 0 0 9

istanbul-Galata Kulesi

Favourites


Flash Player 8 is required to view SitBack. Get the latest version of Flash Player.

Cemberimde Gul Oya

Yılmaz Odabaşı- Geçtim...


"geçtim...“iyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çö-p kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapı-p, kendinin saniyesi bile olamayanlardan!
hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim..."

"Yaşam yanılmanın, insanlar yanıltmanın ustası oldukça, yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar…İşte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. Düş gidiyor, peşisıra şarkı da…Birde(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin.Her düşle bir şarkıyı yakıyorlar… Şarkılar yakıyorlar, şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra.

/İnsan,
insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/ "


*Yılmaz Odabaşı

Ahmet Telli- Acının Miladıyla



"Acının miladıyla başlayan bir hikayedir bu...
yaşayı.p gelmişiz ormanlar bir yanarak
her dönemeçte uğultulu uçurumlar
her şafakta uzun uzun kurt ulumaları
Ey masalcı,
otur şu geyik postuna
ve anlat şimdi bütün bunları...

Önce yaşadıklarımızı koy ortaya
hatamızı ve sevabımızı anlat
görelim nelere kahretmişiz bunca zaman
nelere göğüs germişiz görelim bir bir
bedeli ödenmiş midir şafağın, bilelim
yaşamak
yeni acılara sürgün etse de bizi...

Hayatımız göründüğü kadar basit değil
ama anlaşılmaz gibi de değil öyle
çoğunu unuttuk belki şimdiden
belki bitti birtakım bekleyişler
umutlar da bitti bir zaman, sevgiler de
ama unutmayalım
zulüm de biter hayatımızda!..."


*Ahmet Telli

Nevzat Çelik- Kitap Türküsü'nden...


"İnsan emeğine kan
insan emeğine sömürü
bir sülük gibi yapışınca
başladı kitap kıyımı...

Şu güzelim dünyamızda savaş ve kıyım
şu güzelim dünyamızda sömürü ve zulüm
şu güzelim dünyamızda işkence ve bin türlü cinayet
yani emperyalizm yani yedi boğumlu akrep
yani şu güzelim dünyamızda gökyüzü kadar mavi
gökyüzü kadar sonsuz bir özgürlük açana dek
davacısıyım bütün kayı-p çığlıkların!...\"


*Nevzat Çelik :frail:

Edip Cansever- Mendilimde Kan Sesleri'nden...


"Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet abim benim
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antebin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denize benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken sorarken üzünçlü bir görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cıgara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine, yalanına benzer
Anısı işsizliktir
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan...
--
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi!


*Edip Cansever :snowflake:

Watchers

Varoslar...Oteki Sehrin Insanlari...

Journal Entry: Sat May 2, 2009, 1:43 PM


"Büyük insanlığın toprağında gölge yok

sokağında fener, penceresinde cam...

ama umudu var büyük insanlığın,

umutsuz yaşanmıyor!..."




*Nazım Hikmet




-----------T h e G h e t t o----------





"Varoş sözcüğü, 1980'lerin sonunda basında kullanılmaya başlandı. Varoşun, "kale duvarı dışında kalanlar" anlamında Macarcadan geldiğini söyleyenler de var, Türkçedeki "varış" sözcüğünden Macarcaya geçtiğini söyleyenler de. Her iki durumda da varoş, şehre sonradan gelenleri, merkezdeki koruma sisteminin dışında kalanları ifade ediyor:

Düşmanların saldırısıyla ilk karşılaşacak olan, yangında ilk vazgeçilecek olan..."










"Geceleri, otobanların kenarlarında, korkuluklardan bazı adamlar ve kadınlar atlar. Bir yok-ülkeye doğru yürürler. Ellerinde hep koyu-karanlık naylon torbaları. Niye hep bir naylon torba taşır onlar? Bir kez olsun bu tuhaf ve küçük sorunun cevabını merak ettiysen eğer, sen bu haz çağının "günahını" işlemişsin demektir. Artık "fukara edebiyatı" diye aşağılanan o karanlık alana dokunmuşsun demektir. Kimsenin epeydir görmek istemediği...
Adlarını hiç sormadan, ağızlarına mikrofon dayayarak gösteriyorlar onları. Hep cümlelerini yarım keserek, hep açlıktan ve öfkeden delirdikleri anda. Bir anda gaz bombaları patlıyor yüzlerinde.
Ya evleri ya yüzleri yıkılırken görüyorsun onları.
Sonra bilmiyoruz, nasıl yeniden yapı-p yerine koyuyorlar evlerini ve yüzlerini. Bilmiyoruz, şehir daha güzel görünsün diye ikide bir yıkılan o evlerden çıkanlar nereye giderler...
Bu yazı dizisi her türlü yıkımı anlatacaktı başlangıçta. Plan, yola çıkınca değişti. Çünkü görüldü; oralarda hayatın kıvamı bu değil. Çünkü bir gece bir genç adam "varoş" der demez mıh gibi yapıştırdı cevabı:
"Mücadele demektir! Sabah akşam mücadele!"
Eğer duvarın içindekilerin değil, dışındakilerin gözleriyle anlatılacaksa hikâye, bu kez nasıl yıkıldıkları değil, nasıl ayakta kalmaya çalıştıkları anlatılmalıydı.

Çünkü artık yeni bir yoksulluk var. Çalışansan da yoksulsun artık, çalışsan da "dışlanmış". "İşsiz" sayısına artık hiç iş aramadığı için dahil edilmeyenler var. Sistemin artık yoksullara ihtiyacı olmadığı için şehre bir çengelle takılı duran "sınıfaltı" insanlar var, merkeze hiç kabul edilmeyecek olanlar, alt sınıfın da altında. Bilim adamları onları "sosyal olarak dışlanmışlar" diye adlandırdığında çoktan yol almış oluyor "varoşlar":
"Asıl biz, bizden olmayanı istemiyoruz burada!" İhtiyar yoksullar hâlâ "Çalışırsak, çocuklarımızı okutursak şehir bizi de içine alır" derken onların çocukları her gece ciğerleri hırıldayan uysal babalarına bakıyorlar bellerinde kurusıkıdan döndürülmüş "makineleriyle."
Onlardan bahsetmek biraz daha "ayı-p" sayılıyor gazetelerde ve entelektüel sohbetlerde. Solcuların beğendiği yöntemlerle direnmeyen, sağcıların istediği yöntemlerle itaat etmeyenler kendi hukuklarını, kendi siyasetlerini kuruyorlar. Duvarın dışındaki bırakılmışlıklarının intikamını artık onlar, duvarın içinden geleni kabul etmemekle alıyor.
Aşırı milliyetçi "kahramanlar", radikal İslamcı "linçler", şehirlilikle inatlaşan hemşeri dernekleri, kendinden daha yoksulu ezen yoksullar, ürkütücü çocuk çeteleri, çocukları çö-plükte ölü bulunanlar, üniversite bitirmek için parayla seks yapanlar ve hatta teneke minareler... Hepsi, herkesin birbirinden nefret ettiği yoksulluk ülkesinde kendi şehirlerini kuruyorlar. Çünkü şehir her sabah soruyor:
"Bakalım bugün nasıl başa çıkacaksın?"
Öğretilen ahlak onların evlerine giden yollarda ekmek kırıntıları gibi yok oluyor; gidebilsen bile geri gelen yolu bulamazsın bir daha. Bir daha izleyemezsin "bol bol sür, bol bol ye" diyen reklamları. Bu yüzden işte sen de her sabah yeniden unutmak zorundasın onları. Geceleri otobanların kenarında gördüğün o insanları unutmalısın, o naylon torbaları. Çünkü bir gün, öğrenebilirsin o torbalarda işe giderken giyilen çamursuz ayakkabıların taşındığını... Sırf şehirdekiler gibi görünebilmek için her sabah, çamurlu ayakkabılarını bir günah gibi naylon torbalarda sakladıklarını.

Çamurdan... Çamurun içinden..."












""Zengin evlerine temizliğe gidiyoruz. Zenginlerden nefret ediyorum. Ne korkucam? Boş ver işsiz kalmam, yaz sen. Ben eşek olduktan sonra semer vuranı bulurum, merak etme. Beş odalı ev temizliyorsun, çok affedersin dışarıdaki kö-peğin durumu bizden daha iyi. Kendime diyorum ki bazen, 'Çalış' diyorum, 'Bitince de bunlara bir sopa at da öyle dön eve'. Niye diyeceksin? Çocuk okuldan gelecek diye erken bitireyim diyorum 'Ay daha saat üç!'. Geç yapsan 'Ay bitiremedin'. On senedir ortasını bulamadım. Bazen diyorum ki, 'Bize derman onlara dert versin', anlasınlar bizi biraz. 'Tatile gidiyoruz gelme' diyorlar. Düşünmüyor, o dört ay ne yiyeceksin. Bazen iş geç bitince eve bırakırlar. Küçükarmutlu'ya girerken hep aynı laf:
'Köyden geli-p oturmuşsunuz buralara!'
Haa, oturduk! Sabah akşam Boğaz'a ekmek banı-p yiyoruz! O değil de çocuklar utanıyorlar temizliğe gidiyorum diye. Ben de diyorum ki 'Çalışmazsanız Etiler'de bez çok, bir tane de sizin elinize verirler.' Zor anlayacağın."
Şengül'le çıkıyoruz Kiraz'ın evinden. Aklıma çok eskiden bir yöneticinin, yoksul mahallelerine bakı-p "Baksana evlerini bile boyamıyorlar" demesi geliyor. Bunu anlatıyorum Şengül'e. Gülüyor:
"Lütfedip parasını verirse boyarız" diyor. Gülü-p ekliyor:

"Bir o kalmıştı, fıstiki yeşil boyarız!"






:





""Ben boşuna mı dövüyorum o çocukları sabah akşam. Çalmasınlar diye."
1974'ten beri İstanbul'da İsmet. Şimdi, dizleri tutmadığından üstgeçidi geçemediği için işe gidemese de komşu Yeter'in yüzüne babacan bir öğretmen edasıyla sigarasını sallayarak öğüt vermesi o yılların liyakatinden:
"Hırsız olacak o çocuklar. Sen de alma onlardan hurda."
Yeter, saçları arkadan bağlı, yüzü, aniden üstüne bindirilen ahlak hesaplaşmasından dalgın, yapılı, hırçın bir kadın:
"Bir tek ben alsam Allah Allah eyvallah!"
Bana dönü-p açıklıyor durumu:
"Beyim inşaattan düşmüş, karnına kadar dikiş. O hurdayı ben almasam başkası alacak. Ağlasan tepinsen de dahası yok işte. Ben ne yapayım? İsmet abi, baksana, belediye 20 torba verecekti, daha dört torbası geldi kömürün."
İsmet de dönü-p kendi savunmasına:
"Gelse ne olacak? Yanmıyor ki. Hep toz."
Dört yeni yetme, ağızlarında sigara ve el arabasında yeni pimapen parçalarıyla geçiyor bu sırada, Yeter ağır ağır süzülüyor arkalarından. Hazine Mahallesi olarak "bilinmeyen" çamur deryasında, bir gün daha başlıyor, okuldan dönen çocuklar el arabalarını kapı-p kömüre gidiyor, belki sonra su tankerine..."












Hiç ekmeksiz İstanbul'a gelenlerden Gülbahar... Taksim adlı "tarlaya" çalışmaya gönderdiği çocuklarını toplamaya gittiği ilk günü hep aynı şekilde hatırlayacak: Kırmançların çocukları su satıyordu, polis onları topluyordu. Herkes birbirine sarılıyordu.

Tuhaftır, sonraki günleri hatırlamıyor hiçbiri. Ama o ilk günü, ilk dinleyene anlamsız, hayatlarını öğrendikçe çok anlamlı gelen ayrıntılarla ve mıh gibi akıllarında tutuyor hepsi. Berivan'ın hatırladığı ise ne yakılan köyleri, ne mendil sattığı zamanlardan ezberlediği İstiklal Caddesi ne polisin onu yakalayı-p götürdüğü Çocuk Merkezi'nde yaptığı tek kişilik yemek yememe direnişi. 13 yaşında o, şimdi en çok ve hâlâ Dereca köyünden 5. sınıf karnesini almaya bir hafta kala ayrıldıklarını hatırlıyor. Annesi Gülbahar, Türkçeyi hiç öğrenemediği için Kürtçe söylüyor bu apar topar gelişi :

"Günlerdir açtık. Ekmek bitmişti."









Hiç ekmeksiz İstanbul'a gelenler şimdi İstiklal Caddesi'nin kıyısında, belediyenin içkili hayatla kaldırım taşlarını sökü-p yeniden takarak giriştiği savaşın kenarında, içinde sadece soba üzerinde kuruyan beyaz külotlu çorapların ve Coca Cola'nın verdiği bedava bardakların zengin durduğu 20 metrekarelik bir evde, 8 kişi yaşıyorlar. Berivan, biraz büyüdüğü için evden çıkması yasak. Okula gidemez çünkü yanları hep ağrıyan annesine bakacak. Kuran'ını okuyacak her gün, her gün o bulaşıkları yıkayı-p, o yastıkları indiri-p kaldıracak. Komşular bilinmediği için gitmesi yasak. "Kedi"nin bütün gün uyumasını izleyi-p iki yıl önce gelen bebeğe bakacak. Abisi Cüneyt iki yıl önce haftalığı 30 milyona başladığı tekstilde beş aydan sonra bu hafta bir iş çıkmasını bekleyecek ve "son ütücü" olmasına hep gülecek:

"O program var ya hani abla!"









Fakir çocuğunu polis ne yapsın?


Babalarının Taksim'de başkasının simit tezgâhında "işçi" olarak aldığı gündelik 25 milyondan her gün 10 milyonunun yemeğe gitmesi "maalesef şeker hastalığına" bağlanacak. Ve benden sadece iki yaş büyük olduğuna mümkün değil inanılmaz Gülbahar, Taksim adlı "tarlaya" çalışmaya gönderdiği çocuklarını toplamaya gittiği o ilk günü hep aynı şekilde hatırlayacak:

"Kırmançların çocukları su satıyordu, polis onları to-pluyordu. Herkes birbirine sarılı-p ö-püyordu."

Her ikisine de aynı şekilde gülüyor Gülbahar, "Fakirin çocuğunu polis ne yapsın?" diyor niye güldüğü sorulunca. İstanbul'daki 5 bin sokakta çalışan çocuğun 70 bin kez giriş yaptığı Ayvansaray Sosyal Hizmetler Merkezi'ne, "iyi koştuğu için sadece 8 kez" alınmış olan Berivan şimdi hiç dışarı çıkamadığı için o merkezde oynadığı basketi bile iyi hatırlıyor. Gazetecileri hiç sevmiyor ve bu yüzden ikide birde aynı şeyi söylüyor:

"Beni yazma abla".










Onu yazmıyorum ben de, köydekilerden bile erken evlendirileceğini, hiç dışarı çıkamadığı için bozulan psikolojisini, okula başlayan arkadaşlarının adlarını sayarken nasıl gözlerinin dolduğunu, 13 yaşında berdelle evlendirilen annesinin ellerine benzeyen ellerini, annesinin ondan söz edilince sertleşen yüzünü, "Çıkamaz" deyişini... Onun yerine başka bir şey yazacağım. Belki de gazetecelik yaptığım bütün zamanlar boyunca en çaresiz hissettiğim anı yazacağım. Gülbahar Hanım'ın, eve girdiğimde tokalaşmak için uzattığım elimi alı-p... Ö-pü-p... Alnına... Koyayazdığını... Yazacağım. Çünkü "beyazım" ben. Çünkü lütfedi-p gelmişim. Çünkü şaşkınlıktan mütevellit bir tereddüt anında benden iki yaş büyük, çocuklu bir kadının bütün bu işaretleri bir "üstünlük" gibi okuyuverdiğini, boş bulunu-p böyle bir şey yapayazdığını, bu tereddütün bütün bu ülkenin trajedisini bir anda, karna giren bir bıçak gibi anlattığını...

Yazacağım. Tı-pkı kocaman adamların zengin genç erkeklere "abi" demesi gibi, teyzelerin havalı genç kadınlara "abla" demesi gibi ve hepsinden daha fena yakıcı olan bu tereddüdü yazacağım.

Zincirin son halkasını...



"YOK-ÜLKEDE 'SIFIRIN ALTINDA' YAŞAYANLAR, Suyunda kurtlar mezarsız çocuklar"

*Ece Temelkuran- Mart, 2007 "Öteki şehrin insanları" yazı dizisinden...

[link]




"çay buğusu ömrümüz tazeyken uçar gider,

kumaşlar yol yol olur geriye hüzün döner.

Evimize kondu derler aşımız bir tabak bulgur,

özlemler yol yol olur emek nereye gider...?"






*Yıllardır evlerinin yıkılmasına karşı mücadele eden
Dikmen Vadisi halkına ve kadınlarına...

:rose:
















:iconengelliler-disabled::iconzihin-ergo-sum::iconyaz-ciz::icontiyatrogrubu: :iconrockid: :iconkazimkoyuncu: :iconbarisarock: :iconcommunism: :iconwewantsocialism: :iconantinazicommunity: :icontuzlatersaneleri: :icondapoliticalforum: :iconmarxism-leninism: :iconatheistsclub::icondurde::iconartistsagainstwar::iconpalestinejournal::iconwonderful-world: :iconsaving-the-ozone:
  • Listening to: Varoslari dinliyorum gozlerim kapali...
  • Reading: Nobetlese Yoksulluk...
  • Watching: 5 N 1 K...

deviantID

"Acıların izdüşümüdür hüzün...Benim acım yavaş yavaş hüzne dönüştü. Artık eskisi kadar yakıcı değil; ama daha derin..."
*Oya Baydar- Kayı.p Söz romanından...

H a y a t B i r

T i y a t r o- S a h n e s i d i r . .

İ n s a n l a r D a U s t a B i r O y u n c u,

C a n ı n ı z ı A c ı t a n . . .

Devious Info

  • Current Residence: ANKARA, Turkey
  • Interests: Sociologie,philosophie,politique,ethnique,literature,théatre,musique
  • Favourite genre of music: Özgün,protest,rock,etnique,rembetiko,classique etc...
  • Favourite poet or writer: V.Türkali,Y.Kemal,M.Uzun,F.Başkaya,Dostoevsky,Kafka,M.Mungan,N.Hikmet,N.Çelik,Y.Oda
  • Favourite style of art: Sociale,politique,etnique,nostalgique photo,affiche etc.
  • Personal Quote: İşsiz sosyolog, işsiz öğretmen!
  • Tools of the Trade: Nikon D70s,Samsung...

Comments


Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner
Hidden by Owner

Site Map